12 Ağustos 2014

SUZAN DEFTER (AYFER TUNÇ)

Hayattan istediğini alamamış, bir türlü mutlu olamamış iki insanın günlüklerinden oluşan kısa ama akıcı bir kitap. Sıkılmaktan bile sıkılmış bu iki insanın tesadüfen kesişen yolları yaşadıkları hayatların aksine ilginç ve bir o kadar da hüzünlü bir hikaye çıkarmış ortaya.. Kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz.

Abisine olan sevgisi, başka bir erkeği sevmesine engel olan bir kadın.. Ne anne babası ile yaşadığı evde ne karısı ile yaşadığı evde huzur bulabilen bir adam.. Birbirine arkadaşlık edip geçmişi yad ediyorlar. Ancak hiç tanımadıkları bir insana içlerini açarken bile tam olarak dürüst olamıyorlar.. Belki de sıkılmaktan bile sıkıldıkları bu hayatı biraz olsun dinlenecek hale getirebilmek içindir.. Belki de yazar haklıdır; "hamurunda aşk yoksa bir insanın, nafile." ve aşksız bir hayat belki de ilginç olamıyordur.

Kitabı bir çırpıda bitirip arka kapağı da okuyorum. Pek çoklarının aksine bu sefer arka kapağı da beğeniyorum. Kitabın sonunda onu da okumanızı tavsiye edeceğim, gözden kaçmış birkaç detayı hatırlatıp rafa kaldırılmadan önce kitabın üzerinizde bıraktığı etkiyi pekiştirebilir..

Bu kadar akıcı ve iyi bulduğum kitapta beni rahatsız eden tek şey sağdaki sayfaların ve soldaki sayfaların farklı günlüklere ait oluşu.. Sadece sağdaki sayfaları okursanız kadının, sadece soldakileri okursanız baştan sona erkeğin günlüğünü okumuş oluyorsunuz. Ancak aynı gün için diğerinin yazdıklarını okumak isterseniz kitapta geriye dönmeniz gerekiyor. Ama bu bile ilginç bir ayrıntı olarak değerlendirilebilir.


11.08.2014

09 Ağustos 2014

EKMEK ARASI (CHARLES BUKOWSKI)

Charles Bukowski’nin “Ölüler Böyle Sever”ini okuduğumda kitabı çarpıcı ve akıcı bulmuş olmama rağmen yazarın dili bana fazlasıyla argo gelmişti.  “Ekmek Arası”nı okuduğumda ise aslında belki de argonun, yazarın özellikle yaptığı bir seçimden öte gerçekçiliğin getirdiği doğal bir dil olduğunu düşünmeye başlıyorum. Nitekim Charles Bukowski’nin hayatını okuyup düzen tanımaz bir kişiliği olduğunu öğrendiğimde de taşlar yerine oturdu, sonuçta benim de bir kitaptan beklediğim doğallıktı. 

“Ekmek Arası”, Charles Bukowski’nin çocukluğunu ve gençliğini anlattığı romanı. Aslında kitabında yarattığı karakterin ne kadarının kendisi olduğu tam bilinmiyor ama ondan büyük izler taşıdığı muhakkak. Belki de bana böylesi daha çarpıcı geldiği için, ben kendi hayatını anlattığını düşünmeyi tercih ediyorum.   “Ekmek Arası” küçük bir çocuğun gözünden tüm çıplaklığıyla hayatı anlatıyor. Bazen o kadar gerçek ve korkunç ki okurken iliklerinizde hissedip, dişlerinizi kenetlemeden edemiyorsunuz. O tertemiz ruhun yavaş yavaş nasıl kirlendiğini, kirletildiğini açıkça görüyorsunuz her sayfada. Bilemiyorum belki de kadınca bir şevkat benimkisi..

O yaştaki anılarımı, Henry’nin anlattığı detayda hatırlamıyorum ama hatırladığım ve özdeşleştirdiğim detaylar, unutmanın bir lütuf olduğunu tekrar hatırlatıyor bana. Bu kitap fazlasıyla çarpıcı, hatta bazen rahatsız edici. Ama işte bu kadar gerçekçi olduğu için de bu kadar iyi.. Sade bir dil kullanmış yazar, dolandırmadan söylüyor, dan diye vuruyor yüzümüze..

Kitap için belki fazla açık saçık bile denebilir, ama kitabın kapağını her kapatışımda aklımda kalan kitabın o kısımları değil, acı çeken, direnen, çırpınan ve iyi olma olasılığı varken bir şekilde yanlış yöne sürüklenen bir çocuk oluyor sadece.. Çocuk, bu kadar kırılgan bir canlıyı büyütmek ve ağzından çıkan her harfin onun hayatını etkileyebileceğini bilmek bir kez daha korkutucu geliyor gözüme.

Belki de şu ana kadar okuduğum kitaplardan hakkında en çok yazmak istediğim bu oluyor. Her paragrafından bahsetmek istiyorum, her cümlesini tartışmak.. Bu yazıda bunu yapmak mümkün değil tabi ki. Küçük bir tavsiyeyle bitirmek istiyorum sadece; “Ekmek Arası”nı okuyacaksanız, canınızın sıkılmasına, kızmaya ve düşünmeye hazır olun.

09 Ağustos 2014


“Herkes benim bilmediğim bir şeyler biliyordu.”

08 Ağustos 2014

VAROLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Uzun zamandır düşündüğüm bir sözdü; Var olmanın dayanılmaz hafifliği.. “Var olmak” nasıl hafif olabilirdi ki? Yaşamak, insanın sırtında tonlarca yükle dünyadaki kısa yolculuğu değil miydi? Her ne kadar güzel bir yolculuksa da hafif olduğu söylenemezdi..

Aslında neyle karşılaşacağımı pek bilmeden başlıyorum okumaya. İlk birkaç sayfada sahilde okumak için uygun bir kitap seçip seçmediğimi sorguluyorum. Ama aynı hızla uzaklaşıyor şüpheler aklımdan. Yazar akıcı bir dille sizi içine çekiyor kitabın, kendinizi hafiflik ve ağırlığın anlamına kafa yorarken buluyorsunuz. Nietzsche’nin sonsuza kadar yinelenme düşüncesi ile tanışıp, tek seferlik yaşamlarımızın göz kamaştırıcı hafifliği ile rahatlıyorsunuz... Şu hayatta aldığımız kararlar doğru mu, yanlış mı? Diğer seçeneği seçip o anı yeniden yaşamak gibi bir şansımız yoksa nasıl karar verebiliriz ki? Bu durumda doğru ya da yanlış diye bir şey yoktur. Öyleyse bu müthiş bir hafifleme değil midir? Peki iyi olan her zaman hafiflik midir? Omuzlarımızdaki yük bazen daha güçlü hissettirmez mi bizi? Daha değerli kılmaz mı yaşamlarımızı?

Tam sevebileceğim bir deneme kitabı okumaya başladığımı zannetmiştim ki, Tomas ve Tereza girdi sayfalara. Kitap yavaş yavaş bir romana dönüştü, ama aynı akıcılıkta ve yine hayata dair sorular yaratarak.. Zaman zaman anlatıcının hikayeye küçük bir es vermesi, yeni sorular ve yeni cevaplarla varlığını kısa bir süre için hissettirip sonra da hikayesini devam ettirmesi de çok hoşuma giden bir detay oldu. Kitabı bitirdikten sonra okuduğum önsözde bu tekniğe “yazarın sesi” tekniği dendiğini öğreniyorum. Kitaplarda gizli ne çok güzellik var, daha keşfedecek ne çok şey..

Sayfalar ilerledikçe okuyucuyu düşünmeye yönlendiren pek çok yeni konu da çıkıyor karşımıza. Örneğin sözcükler ve kişilere göre değişen anlamları; “Gerçek yaşamak”; sadece dürüstçe yaşamak mıdır? Ya da rol yapmamak mıdır? Etrafımızda insanlar olduğu sürece olduğumuz gibi yaşamak, gerçekten hissettiklerimizi söylemek, rol yapmamak mümkün müdür?

Kitapta çok güzel tespitler de yakalamak mümkün; “Bakışları üzerimizde hissederek yaşamak”.. Kaç kez hissetmişizdir sırtımızda bizi izleyen iki gözü ve ona beğendirmeye çalışmışızdır kendimizi? Ya da aynaya baktığımızda uzun ve dikkatlice kendimize yabancılaşmamış mıyızdır? Aynadan bana bakan da kim? Gerçek ben bu mu?

Ve hep merak ettiğim bir konu; roman karakterleri nasıl çıkar ortaya? Yazardan izler taşır mı? Milan Kundera dürüstçe cevaplamış sorularımı.

Saydım tam on yedi soru sığdırmışım şu kısacık yazıya. Bazen sorular da pek çok şey öğretir insana, en azından düşündürür. Sadece bu soruları cevaplamak için bile okumaya değmez mi? On sekiz.

24 Temmuz 2014

04 Mayıs 2014

BU FİLMİN KÖTÜ ADAMI BENİM

Yıllar önce bir arkadaşım kitap okurken son sayfalara yaklaştığında, en heyecanlı yerinde, kitaba bir kaç gün ara verdiğini söylemişti. O zamanlar bu bana çok anlamsız gelmişti. Şimdi arkadaşımın ne yapmak istediğini anlıyorum. İnsan o güzel anları uzatmak istiyor, o bir kaç günlük bekleyişteki heyecanın, merağın tadını çıkarmak.. Ben de uzun, çok uzun zaman erteledim bu kitabı elime almayı. Beklemek merağı arttırdığı gibi beklentiyi de yükseltiyor. Heyecanla başladığım sayfalar tam da istediğim tadı bırakmıyor başlarda.. Ama sayfalar ilerledikçe yavaş yavaş ele geçiriyor beni kitap. Yine sevdiğim tanıdıklık duygusu.. İnsanın hisleri, çelişkileri nasıl bu kadar iyi yansıtılabilir sayfalara?

Önder, filmin kötü adamı, açıyor kalbinin ve beyninin tüm kapılarını okuyucuya. Evliliği, kadınlarla ve diğer insanlarla ilişkileri korkusuzca sıralanmış sayfalarda. Tuhaf bir yakınlık hissediyorum Önder’e. İçindeki duygular karmaşası, kendini sürekli sorgulayışı, yargılayışı, pişmanlıkları, bir başkasını gözlermiş gibi yaşadıklarını tahlil edişi.. Galiba kendi hikayemin kötü adamı da benim...

İlerleyen sayfalarda daha iyi anlıyorum neden Önder’i yakın hissettiğimi kendime. Ben de bilmem kaç kez kurmuşumdur kendi versiyonumu  şu cümlenin: “... kalabalıklarla birlikte herhangi bir şey için heyecanlanabilseydi, böyle yalnız kalmaz, bir kadınla evlenir, çoluğa çocuğa karışırdı.” Düşünmeden yaşayabilsek bize dayatılan hayatı her şey çok daha kolay olmaz mıydı? İyi bir okul bitirir, sağlam bir işe yerleşir, bir eş edinir, yıllar sonra eşimizden sıkılmayalım, yalnız kalmayalım diye çocuk yapar, sonra onları da bir güzel okutur, Allah kısmet ederse bir münasip kısmetle mürüvvetlerini görüp, bir kaç yıl torun sevdikten sonra gözümüz arkada kalmadan göçüp giderdik bizim için birileri tarafından çoktaaan yaratılmış öteki diyarlara. Ama işte ah keşke sorgulamadan yaşamayı başarabilseydik.. Her şey çok daha kolay olurdu kalabalıklarla birlikte heyecanlanabilsek..

Önder, Murat Gülsoy’un “Baba, Oğul ve Kutsal Roman” kitabındaki baş karaktere de benziyor. Merak ediyorum; bu roman kahramanları Murat Gülsoy’dan ne kadar izler taşıyor. Bir yazarın kendinden tamamen farklı bir karakter yaratması mümkün mü ki?


Yine hikayeler içinde hikayeler yaratıyor Murat Gülsoy. Sonra bir hikaye diğer hikayeye karışıyor. Birbirine kavuşan iki derenin coşkun bir nehre dönüşmesi gibi hızla akıyor son sayfalar... Yakalayıp durdurmak istiyorum, belki biraz düşünmek.. Ama çırpınmak boşuna hızla denize dökülüyoruz.  Hüzün kaplıyor içimi, bir Murat Gülsoy kitabı daha bitiyor, beynimde çınlayan cümleler bırakarak; “Her şey yaşanıp bitmişti. Geriye sadece hikayeler kalmıştı. Hepsine bir ucundan eklenmeye çalışmış ama becerememişti. Kendini koyacak yer bulamıyordu.”

04.05.2014

16 Nisan 2014

NEFRET, ARKADAŞLIK, FLÖRT, AŞK, EVLİLİK

Haberlerde Nobel Edebiyat Ödülü’nün bir kadına verildiğini duyduğumda hemen ismini not aldım ve okuma listeme Alice Munro’yu da ekledim. Listenin ön sıralarına çıkmasıysa bir arkadaşımın da okuma listesinde olduğunu öğrenmem ve bu tesadüfün hoşuma gitmesiyle oldu. Aslında bir süre öykü kitapları ile ilgili yazı yazmamaya karar vermiştim ama Alice Munro’nun fazlasıyla gerçekçi ve çarpıcı öykülerini okuduktan sonra onunla ilgili yazmamak haksızlık olurdu.

Alice Munro’nun öyküleri başlarda ağır gibi gözükse de sayfalar ilerledikçe bunun olay örgüsünü sağlamlaştırmak ve hikayeyi daha inandırıcı kılan ayrıntılarla dolgunlaştırmak için yapıldığını fark ediyorsunuz. Yazar seçimini öyküden yana kullanmış olsa da yazdıkları sayfalarca sürecek bir romana dönüşecekmiş izlenimi veriyor adeta. Zaten öykülerinin bazılarının filme uyarlanmış olması da bunu kanıtlıyor bence. Yazılan birkaç sayfadan çok daha fazlasını okumuş gibi hissettiriyor insana...  Hikayenin merkezine uzak detaylarla başlayan sayfalar ilerledikçe merak ve beğeni seviyeniz aynı derecede artıyor ve sayfaları tamamladığınızda düşündürücü, güzel bir öyküyü tamamlamış olmanın zevkini yaşıyorsunuz. Ancak itiraf etmeliyim birkaç öykünün sonunun biraz aceleye getirildiği izlenimine kapıldım, süslü birkaç cümleyle birdenbire tamamlanıveriyor hikayeler ama yine de değerleri azalmıyor.

Genellikle bende önyargı oluşturmaması için arka kapaklarını kitabı okumaya başladıktan sonra veya kitabın sonunda okurum. Gerçekten de bazı kapak yazılarının kitabın içindekiler doğru düzgün okunmadan yazıldığını düşünüyorum.  Birkaç hikayeden sonra bu kitabın da arka kapağına göz gezdirdim. Bu sefer oldukça doğru tespitler yapılmış. Alice Munro’nun öykülerindeki kadınlar kendilerini hep iki kutup arasında, hep bir ikilem içinde buluyorlar denmiş kapak yazısında. Ben bir de öykülerdeki kadınların hayatı ve getirdiği ikilemleri sakince kabullenişlerini eklemek istiyorum. Kumsalın, üstüne vuran dalgaları umursamazca içine çekişini anımsatıyor Alice Munro’nun kadınları bana… Belki de bunun nedeni hikayelerin 82 yaşında hayatın pek çok yüzünü görmüş bir kadın tarafından yaratılmış olmalarıdır... 

15.04.2014 

Not: Forextraview Dergisi'nin 16. sayısında yayınlanmıştır.

04 Nisan 2014

İSTANBUL KIRMISI

Kitap raflarında Ferzan Özpetek’in ismini görünce önce şaşırdım, sonra kitabı elime alıp sayfaları karıştırdım, kapak içindeki önsözü okudum ve tabiî ki hemen aldım İstanbul Kırmızısı’nı. Sanırım sadece Ferzan Özpetek ismi de yeterliydi ama ben o anın tadını çıkarmak istedim. Okumayı bekleyen onca kitap arasında tabiî ki ilk sırayı da aldı. Sonra… Sonrası boşluk… Kitabı alıp okumamın üzerinden uzun bir süre geçti ama kapağını kapadığım andan beri hiç yazmak gelmedi içimden. Taa ki sinemada bir Ferzan Özpetek filmi izleyene dek… Taa ki film ve kitaptaki hikayelerde, karakterlerde benzerlikleri keşfedene dek…

Elime alıp yeniden karıştırıyorum kitabı; “... kışı andıran bir yürektense bir yangın yeğdir.”, “Çünkü aşk gerçekten hayattaki en önemli şeydir.” Öyle midir? Bu cümleleri kurmak zor ama aşkın hayatımızda büyük bir önemi var, o kesin.

“Adam” diye başlayan bölümlere göz gezdiriyorum, en etkileyici bölümler onlar. İstanbul kırmızısı; simitçi arabalarının, tramvayın, çay tabaklarının kırmızısı… Ve aşk… Ferzan Özpetek’in filmlerinden de eksik olmayan aşk... Satırlar hızla kayıyor, gözümün önünde canlanan kareler filme dönüşüyor. “Adam”ın öyküsünün anlatıldığı bölümler hiç bitmesin istiyorum, hatta tüm kitap “Adam”dan oluşsun. Sanırım “Kadın”ı kendime yakın bulamadığımdan.

Tatlı bir tebessümle kapatıyorum kitabı. Hayat güzel, acısıyla, tatlısıyla, beklenmedik sürprizleri, tesadüfleri ile yaşamaya değer…


01.04.2014

19 Şubat 2014

DOĞUDAN UZAKTA

Bazen yeniden tekrarlamak gerekiyor kimi cümleleri; “Yazar da okuyucu da değişiyor ve bambaşka insanlara dönüşüyor zamanla…” Bilemiyorum, belki de olması gereken de bu… Amin Maalouf üniversite yıllarımda çok severek okuduğum bir yazar. Bu kitabından da aynı tadı alma heyecanıyla alıp okumaya başlıyorum.

“Doğudan Uzakta” yıllar sonra yeniden buluşan arkadaşların ülkeden ayrılışlarının, savaşın hayatlarına getirdiklerinin, geçen onca zaman içinde yaşananların ve biraz da mahcubiyetle karışık hasretlerinin hikayesi... Dünyanın uzak köşelerine dağılmış arkadaşlar eski güzel günleri anmak için bir araya gelir. Okuyucuya da onların hikayelerine eşlik etmek kalır…

Genellikle kitaplarının içine sizi ağır ağır çeken Amin Maalouf’un bu kitabı beklenmedik bir telefonla başlıyor ama başlangıcı kadar etkili ilerleyemiyor bir türlü. Eski arkadaşların yazışmaları ve konuşmalarını okurken “bunlar gerçekten söylenir miydi?” soruları takılıyor aklıma, inandırıcılık zaman zaman azalıyor. Tabi bu diyalogların arasında ilginç ve düşündürücü tespitler bulmak da mümkün. Özellikle bir Yahudi olan Naim’in İsrail’in kuruluşunun Batı ve Arap dünyasındaki algılanışı arasındaki farklarla ilgili yazdıkları, aşırı dinci Nidal ile başkarakterin Doğu ve Batı’nın savaşında kimin ne kadar kusurlu olduğu ile ilgili konuşmaları yazarın ince gözlemleriyle dolu. Sonuçta Amin Maalouf’tan beklenen de bu. Ama tüm kitap böyle birkaç satır daha okuyabilecek miyiz beklentisi içinde ilerliyor. Aslında yazılanlar, yıllar sonra birbirine kalbini açan arkadaşların sözleri değil de yıllardır içinde biriktirdiklerini, kafasında toparladıklarını bir roman içine yedirip okuyucuya aktarmak isteyen bir yazarın iç sesi, belki de iç hesaplaşması gibi. Ne yazık ki ben bir Amin Maalouf kitabından beklediğim tadı alamıyorum. Belki sadece ben değişmişimdir akıp giden yıllarla…


09.02.2014